Sun Moon Lake Gezimiz

Bir baska gezi yazisiyla karsinizdayiz. Bu sefer gectigimiz Kasim ayinda Selin’le Sun Moon Lake’e yaptigimiz kacamaktan bahsedecegim. Henuz 2013 Eylul’unde yaptigimiz Sintra gezisinin yazisi taslaklarda dururken, Sun Moon Lake gezisinin ayni akibeti yasamasina gonlum razi gelmedi ve sicagi sicagina (!) bu gezi yazisini yazip bitireyim istedim. Sun Moon Lake, Taiwan’a gelmeden once ve geldikten sonra yaptigimiz gezilecek yerler arastirmalarinda -Kenting ile beraber- cokca karsimiza cikan bir yerdi. Okudugumuz yazilar ve gordugumuz fotograflar umit vaadediyordu. Aslinda oncelikli hedefimiz Kenting olmasina ragmen, neredeyse onumuzdeki 6 ay boyunca her yer dolu oldugu icin (nasil oluyorsa) onceligi Sun Moon Lake’e verdik.

Sunu belirtmek lazim ki, Tayvan’da gezmek bizim icin biraz sikintili bir is, cunku ne Selin ne de ben Cince konusabiliyoruz, ve buradakiler de ne yazik ki cok fazla Ingilizce bilmiyor. Kenting ve Sun Moon Lake gibi turistik kesimlerde dogal olarak Ingilizce bilen insanlar var, ancak yabanci turistler tarafindan daha az seyahat edilen kesimlere gittikce iletisim zorlasiyor. Bunlar goz onune alindiginda, macera istemiyorsaniz burada gezilecek yerler bir hayli azaliyor. Maceraci kisilikler icin ise ulkenin orta ve dogu kesimlerinde ve etraftaki adalarda degisik secenekler mevcut. Sun Moon Lake hakkinda edindigimiz bilgiler Cinli turistlerin yogun olarak ziyaret ettigi ve yeni evli ciftlerin balayini gecirmek icin en cok tercih ettikleri yerlerin arasinda olduguydu. Eh biz de ikinci bir balayi olur diye dusunduk. Tatilden beklentimiz cok yuksek degildi: yasadigimiz cevreden ve rutinden biraz uzaklasmak, kafa dinlemek, biraz yuruyus yapmak ve etrafimizdaki dogal guzelliklere bakip uzun ve derin dusuncelere dalmakti. Booking.com’da yapilan titiz arastirmalar sonucu kesemize uygun kalacak bir yer de bulduktan sonra gezimizi planlayivermistik bile. Sun Moon Lake’in Tayvan’daki konumunu ve etrafindakileri gormek icin asagidaki haritayi kurcalayabilirsiniz:

Cuma sabahi erkenden cantalarimizi alip bisikletlere atladik ve Tainan tren istasyonunun yolunu tuttuk. Oncelikle Tainan’dan trenle Taichung‘a, oradan da otobusle Sun Moon Lake’e gectik. Taichung bu arada Tayvan’in nufus bakimindan ucuncu buyuk sehri. Gezme firsatimiz olmadi, sadece tren istasyonundan otobuse binecegimiz yere kadar 15-20 dakika kadar yuruduk. Ancak tren istasyonunun resmini cekmisim:

_DSC5013
Taichung Tren Istasyonu

Otobus yolculugu da tren yolculugu da cok rahatti. Iki yolculuk boyunca da Tayvan’in tasra kesimlerinin icinden gectik, pirinc tarlalarini gorduk. Tren yolculugu genel olarak adanin bati kiyisi boyunca ilerlerken, otobusun guzergahi adanin daha iclerine dogruydu ve daglardan tepelerden gectik. Otobusun guzergahi uzerindeki duraklarindan birisi de bir tepede ormanin icinde konumlanmis National Chi Nan University kampusuydu. Simdi bir daha gorsem ayni gelir mi bilmem ama, o an icimden “iste hayallerimdeki kampus” diye gecirdim. Ancak matematik bolumu olmadigini ogrenince hayallerim suya dustu.

Cok da yorucu olmayan ve hatta eglenceli sayilabilecek bir yolculuktan sonra gole vardik. Otobus bizi golun kuzey kiyisinda birakti. Oysa bizim otelimiz guneydeydi. Gorunene gore kuzey kiyisi golun daha kalabalik olan kismiydi ve restoranlar ve buyuk oteller (ve Starbucks) golun bu kisminda toplanmisti. Yani biz daha sakin olan guney kesimde kaldik ki bu da icinde gizli bir emekli amca barindiran bendenize gore oldukca guzel bir olaydi. Karsiya nasil gececez ki diye dusunurken bir teyze imdadimiza yetisti ve bizi golde tur duzenleyen teknelere yonlendirdi. Biz de bir tanesine atlayip karsi kiyiya gectik, boylece zaten yapilacaklar listemizde olan tekne turunu da aradan cikarmis olduk. Buradaki tekne turunda da elinde mikrofon olan bir arkadas durmadan konusup arada espriler sakalar falan yapti baya, bir ara zenne cikacak diye cok korktum.

_CSC5334 (2)
Iskele

Tekneden indikten sonra biraz etrafa bakinip direk otele attik kendimizi. Biraz dinlenip disari ciktik ve etrafi kesfetmeye calistik, turist merkezine ugrayip bir kac brosur ve gezi listemizde bulunan Aborjin koyu hakkinda da bilgi aldik. Golun bizim kaldigimiz kiyisi oldukca kucuktu, toplamda yarim saatte falan butun sokaklari gezmistik. Etrafta hediyelik esya dukkanlari ve yiyecek satan dukkanlar vardi. Aksam yemegine kadar acligimizi bastiracak bir seyler ararken bir de ne gorelim:

_DSC5018

Sokagin iki yanina siralanmis dukkanlarin arasinda bir tane de pisici vardi. Hemen Selin’le birer tane goturduk. Cuma aksamini etrafta gezinerek ve aksam yemegi icin arastirma yaparak (ve yemek yiyerek) gecirdik. Ayrica adimbasi ikram edilen meyve aromali alkollu icecekleri de tattik. Ne oldugunu anlamadik ama iki sise satin aldik, sonrasinda ogrendik ki dari sarabiymis. Bizdeki Sirince saraplari gibi. Cumartesi gununu bir teleferikle ulasilan aborjin koyune ayirmistik. Onceden okudugum yorumlarda bir cok kisi buyuklugu acisindan buraya butun bir gunu ayirmak gerektigini soyluyorlardi. Biz de sabah erkenden  yola ciktik. Gol kiyisindan devam eden zevkli bir yuruyus parkurunun ardindan teleferik istasyonuna vardik. Yuruyus parkuru da boyle gorunuyor bu arada:

_DSC5057

Teleferik istasyonunda vakit kaybetmeden biletlerimizi aldik. Ilk bakista biletlerin fiyatlari sirf teleferik yolculugu ve koye giris icin biraz pahali gelmisti, ancak durum biraz degisikmis, birazdan aciklayacagim. Teleferige binis sirasinda gorevliler gelenlere bir guzellik yapiyor ve her vagona sadece bir grubu yerlestiriyodru ve bir vagonu sadece Selin ve bana tahsis ettiler. Bu arada bir Izmirli olarak biraz da utancla itiraf ediyorum ki ilk teleferik yolculugumu Izmir’de degil de Tayan’da yaptim.

_DSC5118
Teleferikten gole bakis

Yolculuk gole mi yoksa etraftaki muazzam ormana mi bakacagimizi sasirmakla gecti ve koye vardik. Simdi, koy bir vadi boyunca uzaniyor ve isterseniz tur otobusuyle isterseniz de yaya olarak bir noktadan digerine ulasiyorsunuz. Bahsettigim vadi asagidaki gibi gorunuyor, ancak agaclardan dolayi yapilar pek gorunmuyor:

_DSC5226

Sportmen gencler oldugumuz ve yuruyus yollarinin asagidaki gibi keyifli olmasindan dolayi otobusi hic dusunmeden yuruyerek gezmeye karar verdik.

_DSC5160

Vaktimizin geri kalan kismini da gercekten buyuk olan koyu gezerek gecirdik. Koyde Tayvan adasindaki butun yerli halklara ait eserlerin, giysilerin falan sergilendigi, onlarin gunluk yasamlari, kulturleri, kullandiklari aletler gibi konular hakkinda bilgiler iceren sergiler vardi. Ayrica kazilarda elde edilen eserlerin sergilendigi muzeler de vardi. Farkli halklarin adanin neresinde yasadiklarina gore ev yapiminda kullandiklari malzemeler, mimari tarzlari falan da degisiklik gosteriyormus.

Bilet fiyatlariyla ilgili kismi unutmadan burada aciklayayim. Meger teleferik istasyonundan alinan biletlerle gidis-donus teleferik yolculugu ve koye girise ek olarak koydeki butun aktivitelere de katilmaya hak kazaniyormusuz. “Koyde ne aktivite olacak ya” diye dusunurken bir lunaparkla karsilacagimizi bilmiyordum. Atli karincadan kalp hastalari icin tavsiye edilmeyecek kadar heyecanli aletlere, bir cok yas ve cesaret grubuna hitap eden cok degisik aletler vardi. Ancak biz lunapark isini fazla abartmadik. Selin’le beraber atli karincaya bindik ve bizdeki korku tuneline benzer bir yolculuk yaptik, ayrica ben Caribbean Splash adli su etkinlige katildim:

_DSC5156

Koyde Tayvan yerlilerinin yaptiklari binalarin aslina uygun kopyalari vardi, iclerine girip gezilebiliyordu falan. Tayvan’daki her bir yerli halk icin temsili birer koy yapilmisti. Bu koylerde sozunu ettigim binalara ek olarak giysilerinin ve diger kullandiklari alet edevatlarin da sergileri vardi. Onun disinda bir de aktivite merkezi vardi. Biz varis saatimiz itibariyle geleneksel aborjin dugununu yarim saatle falan kacirmistik, ancak yine de bir gosteri izleyebildik. Bize denk gelen gosteri koyde gencler arasinda eglence amacli oynanan oyunlardan birisiydi yanlis hatirlamiyorsam:

_DSC5204

Uzun ve yorucu bir gunun ardindan koyden ayrilip donus yoluna koyulduk. Teleferik istasyonunun kafesinde Selin’in dogum gunununu pasta ve kahve esliginde kutlayip aksam yemegi ve otele donusle gunu sonlandirdik. Yalniz simdi aklima geldi, turistik bir yer olmasina ragmen aksam yemekleri fiyatlari sehirdeki fiyatlardan hic de farkli degildi. Hatta bizim burada yemege harcadigimiz paradan belki daha da ucuzdu yemekler.

Son gunumuzde de kahvaltidan sonra otelden ayrilip golun etrafindaki diger kesimleri gezmek uzere yola koyulduk. Gol etrafinda surekli calisan bir otobus var. Bu otobus ziyaret edilen belli basli noktalara ugruyor. Biz de atlayip daha onceden gozumuze kestirdigimiz Wen Wu tapinagina gittik oncelikle. Bu tapinak, golun sulari elektrik uretimi icin yukseldiginde iki tapinak yikilmak zorunda kaldigi icin insa edilmis. Wen Wu adini sadece buradaki tapinaga ozgu bir isim oldugunu saniyordum ilk basta. Ancak Wen Wu adi belli tipteki tapinaklara verilen genel bir isim. Ayni cati altinda hem sivil hem de askeri tanrilara adanan/tapilan tapinaklara Cin’de Wen Wu tapinagi adi veriliyor. Savasci tanri Guan Yu (ya da Guan Gong) iken sivil tanrilar Confucius veya Wenchang oluyor. Bu arada benim bu bilgileri ilk agizdanmis gibi aktardigimia bakmayin, ben de topladigimiz kitapciklardan ya da en azindan wikipedia’dan aktariyorum bu bilgileri. Sun Moon Lake’teki Wen Wu tapinaginda ise Guan Gong ve Confucius’a ayrilmis birer hol var.

_DSC5248
Tapinaktaki koruyucu aslanlardan bir tanesi

Tapinakta da bekledigimizden fazla sure harcadik. Diger otobusu bekleyip golun uzak tarafinda birkac yer daha gorelim diye planliyorduk ancak vakit gec oluyordu ve Tainan’a donmemiz gerekiyordu. O yuzden otobuse atlayip geldigimiz yere, golun kuzey kiyisina geri donduk ve gol manzarali sirin bir Italyan restoraninda guzel bir ogle yemegi yedikten sonra da otobuse atlayip geri donus yoluna koyulduk. Taichung tren istasyonuna vardigimizda iste hos olmayan bir surprizle karsilastik: butun trenler doluydu ve ayakta gitmek zorundaydik! Kendimizi kisitlamamak ve olur da belki kaciririz diye donus biletlerini onceden almamistik. Donus yolunda 3 gunun yorgunlugu uzerine bir de trende ayakta gelmek zorunda kaldik. Oldukca yorucu uc gun gecirdik ama gorduklerimize degdi dogrusu. Bir iki gunumuz daha olsaydi golun etrafindaki parkurda bisiklete binmeyi ya da dag tepe yuruyus yapmayi istiyordum ama olmadi. Kesin geziyle ilgili bahsetmeyi unuttugum kisimlar vardir, bu da sicagi sicagina yazmamamin bir sonucu ne yazik ki. Yaziya eslik etmesi icin bir cok resim koydum. Daha fazla fotograf gormek icin Flickr’daki albume goz atabilirsiniz.

Simdi onumuzde gunubirlik olarak planladigimiz Kaohsiung gezisi ve hem ziyaret hem ticaret (yani workshop) amacli bir Taitung gezimiz var, heyecanla bekliyoruz.

Buddha’nın Kafası (Meyve olan)

Baslik biraz garip, farkindayim. Hemen acikliyorum. Bugun burada beraber calistigim hocayla haftalik gorusmemizi yaptik yine. Ilk olarak matematikten bahsettikten sonra yine laf her zamanki gibi “ee matematik disinda her sey nasildi gorusmeyeli” kismina geldi. Haftalik gorusmelerin bu kismini da matematik konustugumuz kismi kadar seviyorum. Ozellikle buradaki degisik aliskanliklar, kultur ve gelenekler, gezilecek yerler, tadilacak yemekler ve benzer konularda bir cok sey ogreniyorum. Bugun uc bes sohbetten sonra da hoca arkasindaki masaya uzanip icinde iki tane cisim bulunan bir torbayi aldi. Daha once de cay vb gibi seyler hediye etmisti bana, bu sefer torbadan bir meyve cikti. Normalde yedigim her farkli yiyecegi gelip de burada yazmak gibi bir adetim yok ama bu meyvenin adi cok hosuma gitti.

* * * * *

Meyvenin Ingilizce adi “sugar apple”, wikipedia sayfasi burada. Turkce vikipedi sayfasi yok ne yazik ki. Ancak Cince adi tam olarak “Buddha’nın Kafasi” anlamina geliyormus. Sebebi de meyveye tepeden baktiginizda Buda’nin kafasini andirmasi. Meyve su sekilde:

_DSC5562

Google’da gorseller arasinda yapilacak bir aramada da Buddha’nin kafasini gorebilirsiniz. Mesela su sekilde:

Buddha’nin kafasinin neden bu sekilde oldugunun sebebi de -bizim hocaya dayanarak- şöyle; Buddha meditasyon yaparken o kadar uzun sureler boyunca hareketsiz kaliyormus ki artik bir sure sonra kafasina çok afedersiniz kuslar pisliyormus. Boyle de ilginc bir hikayesi var bu meyvenin adinin ve Buddha’nin kafasinin seklinin. Artik inanip inanmamak size kalmis.

* * * * *

Henuz tadina bakamadik cunku su anda olgunlasmamis durumda. Bu yuzden tadi hakkinda yorum yapamiyorum. Ancak oldukca sekerli oldugunu ogrendim. Yumusayana kadar bekleyecegiz. O asamadan sonra da hic bir alet kullanmadan direk el yordamiyla parcalayip yiyecekmisiz. Ben boyle “yumusayincaya kadar” gibi muallak tarifleri sevmiyorum. Ne kadar yumusayacak? Kulak memesi kadar mi? Hoca bana meyveden bahsederken ben de bir yandan icimden “ya iyi de kac gun bekleyecegiz” diye sorup durarak kendi kendimi yiyordum. Bir firsatini bulup “peki asagi yukari kac gun bekleyecegiz” diye sorunca hoca bu sefer de “iste rengi sariya donmeye baslayincaya kadar, sen anlarsin zaten” dedi. Ben de uzatmadim, bekleyip gorecegiz. Tadina bakinca gozlemlerimi tekrar aktaracagim.

Namaste

18/02/2015 Guncellemesi: Bu yaziyi yazdiktan sanirim uc gun sonra meyvelerden bir tanesi baya yumusayinca artik yemeye karar verdik. Icini acinca soyle bir sey ciktiJpeg

Oldukca tatli, kivamini da simdi adlandiramiyorum ama yumusak, pure gibiydi sanki. Dis gibi gorunen parcalar kolayca ayriliyor birbirinden ve iclerinde cekirdekler var. Takip eden gun de ikinci ayni yumusakliga geldi ve onu da yedik 🙂

Tayvan’dan kısa kısa…

Merhaba sevgili gonul dostları. Yeni yılın ilk yazisinda kisa kisa bazi gelismelere deginecegiz. Her yil sonunda bircok insanin yeni yil hakkinda tutmayacagi sozler vermesi gibi, ben de yeni yilda daha fazla blog yazisi yazmak konusunda bir yonetim kurulu karari aldim.

Gectigimiz ay burada Taiwan Matematik Dernegi’nin yillik toplantisina katildim. Toplanti benim de calistigim National Cheng Kung Universitesi matematik bolumu tarafindan duzenlendi. Bu nedenle baska bir sehir gorup hem ziyaret hem ticaret yapma sansim yoktu. Konusmacilarin hemen hepsi Cince konusuyordu ama neyse ki slaytlari veya tahtaya yazdiklari Ingilizce’ydi de biraz takip edebildim. Bu arada ben de bir konusma yaptim.

Calistaya hosgeldiniz.
Calistaya hosgeldiniz.

Tayvan takdir edersiniz ki biraz zor bir ulke. Ortada muazzam bir dil engeli var. Ingilizce konusan insan bulmak zor, kulturel farklar var vs. Bu nedenlerden midir bilmem, ne zaman sokakta buradan olmayan (gavurlarin deyimiyle caucasian) birisiyle karsilassak insan ister istemez en azindan bir kafa salliyor. O basit kafa sallama hareketine sanki bir “neler yasadigini anliyor ve senin dertlerini paylasiyorum kardes” ifadesi sigdiriyoruz iki saniyede. Calistay esnasinda da kader arkadasi bir Amerikaliyla ayak ustu sohbet etme firsatim oldu. Elinde kahve ve kurabiyelerle yalniz basina takilan iki kisi biz vardik zaten. Neyse, onun diferansiyel denklemler (hem de kismi) benim de cebir calistigim ortaya cikinca anlasarak yollarimizi ayirmaya karar verdik.:)

Calistay sirasinda herkese burada cok yaygin olarak satilan lunch boxlardan verdiler. Cok guzeldi, degme konferans yemeklerine tas cikarir. Soyle bir sey:

Lunch Box
Lunch Box

Davetli konusmacilar arasinda Japonya’dan Shigefumi Mori de vardi. Portekiz’de katildigim Michael Atiyah ve Maxim Kontsevich derslerinin ardindan kendisi, dinleme sansina eristigim ucuncu Fields Madalyasi sahibi oldu. Farkli calisma alanlarimiz olsa da konusmasini genel dinleyici kitlesine gore yapti ve genel kultur acisindan oldukca zevkli bir konusmaydi. Ilginc olan bir olay da, calistaydan onceki hafta boyunca organizatorler tarafindan “calistayda konusma yapacagainiz icin size odeme yapmamiz lazim” diye taciz edilmem oldu. Bendeniz son zamanlarda evden calismaya basladigim icin birkac kez beni bulamayinca panik yaptilar sanirim. Gordugunuz gibi, odeme yapmak icin insanin pesinden kosulan bir ulke de ayni zamanda Tayvan. Bu hesapta olmayan maddi kazanci da calistay sirasinda stand acan kitapcidaki bir noncommutative geometry kitabina harcadim (tam olarak Khalkhali’nin “Basic Noncommutative Geometry” kitabi). Eger yakin gelecekte uzun vadeli planlar yapabilecegim bir pozisyonum olursa girmeyi istedigim bir alan noncommutative geometry. O yuzden guzel bir yatirim oldu.

Aralik ayinda bir de cok guzel bir haber aldim. Max Planck Matematik Enstitusu’ne Hopf cebirleriyle ilgili bir projeyle yaptigim basvuru kabul edildi ve alti ayligina davet edildim. Takvim henuz kesinlesmedi ancak 1 Eylul 2015 – 31 Agustos 2017 arasinda bir yerlerde bu alti ayi kullanmam lazim. Orada kaldigim sure boyunca “akil hocaligimi” Prof. Catharina Stroppel yapacak. Cok heyecan verici bir haberdi, ogrendigimde cok sevindim ve Almanya’ya gitmeyi iple cekiyorum.

Onumuzdeki aylar bir yandan Tayvan sonrasi is durumlarini dusunmekle gececek. Su anda yine Tayvan’a gelmeden once oldugum durumdayim. Ortada birkac alternatif ulke var ve hepsi de olasilik dahilinde. Yani hayatimizin bir baska donum noktasindayiz. Karar verme asamasinin akademik, maddi, ve macera unsurlari var ve bu unsurlarin hepsi de degisik yerleri isaret ediyor. Dogal olarak akademik kaygilar en zor giderileni. Akademik gelisim acisindan bakildiginda gitmeyi istedigim yerlerin beni ise almalari daha az olasi. Hayirlisi 🙂

Yine onumuzdeki bahar aylari seyahatli gececek. Nisan sonunda Suudi Arabistan’da Kral Fahd Petrol ve Mineral Universitesi’nde yapilacak bir calistayda konusma yapmak uzere davet edilim (oyle de onemli bir matematikciyim (!)). Suudi Arabistan degisik bir deneyim olacak, farkli duygular icindeyim. Oradaki bolumde guzel calismalar yapan matematikciler var. Tanismak ve iletisim halinde olmak acisindan guzel olacagini dusunuyorum. Mart-Nisan aylarinda bir diger seyahatimiz de -henuz kesin olmamakla beraber- Izmir’e olacak.

Bunun disinda onumuzdeki Haziran ayinda matematik koyunde “Leavitt Path Algebras and Graph C*-algebras” baslikli bir CIMPA arastirma okulu olacak. Web sayfasi burada. Haziran ayinda Tayvan’da olmam gerekebilir, ancak eger firsatim olursa kesinlikle katilacagim bir etkinlik. Ilgilenenler varsa umarim orada gorusuruz.

Confucius Tapinagi

Tainan’daki Konfucyus tapinagi 1666’da tamamlanmis ve tum Tayvan’daki en eski ve tarihi acidan en onemli yapilardan birisi. Tapinak, Tayvan’in ulusal kahramani, adayi Hollanda egemenliginden kurtaran, benim de calistigim universiteye ismini veren Zheng Chenggong (ya da Koxinga)’nin oglu Zheng Jing tarafindan, danismaninin tavsiyesi uzerine Tainan ve genel olarak Tayvan’in egitimli yonetici ihtiyacini karsilamak amaciyla yaptirilmis.

_DSC4625

Konfucyus tapinaklari Çin kulturunde hep ogrenme ve kultur merkezi olmus. Bugun de burasi tarihi oneme sahip bir eserden çok yerel halk için bir park alani niteliginde. Tapinagin bahcesi icinde spor yapan veya dama oynayan insanlari gormek mumkun. Biz ziyaret ettigimizde de bir konser vardi. 

_DSC4661

Dilek dileme ritueli: 

_DSC4627

Ziyaretimizi bitirmeden kendimize hatira almayi da ihmal etmedik:

_DSC4663

Tainan Şehir Tanrısı Tapınağı

City God Temple
Tapinak islek bir caddede trafigin icinde kalmis durumda.

Sehir tanrisi tapinaklari Çin toplumunda her yonetim merkezinde insa edilmis. Tainan’da da bu tapinaklardan her biri farkli konularla ilgilenen uc adet var. Bunlardan en eskisi, en buyugu ve en onemlisi bu yazida tanitacagim Cheng-Huan (yani sehir tanrisi) tapinagi, sadece Tainan’in degil Tayvan’in da en eskisi.

_DSC4587
Karsinizda sehir tanrisi.

Bu tapinaktaki sehir tanrisi adli ve yerel yonetim konularinda sorumlu. Tapinak 1669 yilinda kurulmus ve yuzyillar icinde birkac defa yenilenmis ve sonunda su anki halini 1777’de almis. Nasil ki devlet gorevlileri halkin bu dunyadaki isleriyle ilgileniyorsa, sehir tanrisi da ayni seyi oteki taraf icin yapiyor. Tapinagin bas tanrisi olan Duke Wei Ning‘in gorevi hayata veda eden insanlarin yasamlarindaki eylemlerini degerlendirip ruhlarinin cennete ya da cehenneme gidecegine karar vermek. Sehir tanrisi bu isi yaparken insanlarin iyi ve kotu davranislarini degerlendirmek icin dev bir abakus kullaniyormus.

_CSC4674
Tanrinin hesap kitap islerini hallettigi abakus.

Tapinagin genel mimari yapisi bir mahkeme salonunu temsil etmek üzere sekillendirilmis ve içerideki karanlık ve kasvetli atmosfer size bunu hissettiriyor sanki. Tapınakta bulunan ve üzerinde “Iste geldin” yazili ahsap tablet insanlara herkesin bir gün hesap vereceğini hatırlatan bir uyarı niteliğinde. Sanki bir “her canlı olumu tadacaktır” havası veriyor. Tapınaktaki tüyler ürperten baska iki tablette de asagi yukarı “tum yaptigin hile ve kotuluk iken, tutsu yakmak neye yarar” ve “eger içinde iyilik varsa, ibadet etmek ya da etmemek ne fark eder” yaziyor.

Sehir tanrisinin iki yaninda 24 tane yardimcisi bulunmakta ve bir devletin organlari gibi bu yardimcilarin da her biri farkli bir daireyle (egitim, bilgi, cehennem vs.) ilgileniyor. Bu tapinaklar sehir yoneticileri icin onemli sayilmakta ve yeni atanan yerel yonetim yetkililerinin gorevlerine baslamadan once buraya gelip dua etmeleri gerekiyormus.

 

Bana boyle filmlerle gelin!

Yillar gectikce izledigim ve izlemek istedigim filmlerin turleri de degismeye basladi. 20’li yaslarin baslarinda ozel efektlerle dolu buyuk yapimlari (Spiderman, x-Men, Fantastic Four vs.) heyecanla beklerken, son yillarda ilgim daha cok bagimsiz filmlere kaydi. Ben merakli bir insanim. Baska ulkelerde, baska mahallelerde insanlarin nasil yasadigina, neler yasadigina, baslarina neler geldigine ve bu baslarina gelen olaylarla nasil basa ciktiklarina deginen; ozel efektlerin neredeyse hic olmadigi, konulariyla farklilik gosteren ve sizin benim gibi insanlarin hayatlarinin bir bolumune tanik oldugumuz filmler hemen ilgimi cekiyor.

Ne demek istedigimi asagida bu turde aklima gelen filmleri siralayarak anlatmaya calisacagim. Hem de kisa bir tavsiye listesi olur ve belki de sizler de birkac film tavsiye edebilirsiniz. Bu filmlerin bana bir diger faydasi da soundtrack’leri sayesinde bircok guzel sarki ve grup tanimis olmamdir. Filmlerin adlarina tiklayarak IMDB sayfalarina ulasabilirsiniz.

SANGUE DO MEU SANGUE

Sangue do meu sangue

Listedeki ilk film 2013 Oscar odullerinde yabanci dilde en iyi film dalinda Portekiz adina yarisan “Sangue Do Meu Sangue”, ya da Turkce adiyla “Kanimin Kani”. Lizbon’un kenar mahallelerinden birinde fakirlik ve siddetin ortasinda yasamlarini devam ettiren bir ailenin yasaminda bir doneme sahitlik ediyoruz.

Portekiz ve Portekizce konusunda her ne kadar duygusal davransam da, bu filmi bu listenin en tepesine koymamin gecerli sebepleri oldugunu filmi izlerseniz goreceksiniz.

SHORT TERM 12

Short_term_12

Bu filmi daha dun gece izledik. Short Term 12’de bir genclik rehabilitasyon merkezine ve orada calisan Grace ve hem sevgilisi hem de is arkadasi olan Mason’in hayatlarina bakis atiyoruz.

Bir yandan her gun merkezde kalan cocuklar ve sorunlariyla basa cikmak zorunda kalan Grace bir yandan da kendi sorunlari ve hayatindaki radikal degisikliklerle mucadele etmek zorunda kaliyor. Hatta oyle ki filmi izlerken “peki Grace’e kim yardim edecek?” diye soruyor insan.

JOE

Joe

Simdi, Nicolas Cage’i ailecek begeniriz. Ancak zaman zaman IMDB’de okudugum yorumlarda bircok insanin benimle ayni fikirde olmadigini gosteriyordu – simdiye kadar. Bu filmden sonra bircok insan “Nicolas Cage’in donusu” tadinda yorumlar birakmis. Kendisi bir yere gitmemisti ki donsun diye cevap yazmak istedim bu yorumlara ama sonra bosverdim gitti.

Bu filme bakacak olursak, aslinda “Rol model olmaya en uzak kisilerden biri olan eski bir suclu, kurtulus ve yok olus arasinda bir secim yapmakla karsi karsiya kalan 15 yasinda bir cocukla karsilasir.” seklindeki tek cumlelik konu ozeti her seyi acikliyor. Ancak yine de uzerinde bir kac sey soylemek gerekirse, hepimizin filmlerde en cok gordugu Amerika imajina degil de, Amerika’da kiyida kenarda kalan ve ana akim sinemada kendilerine az yer bulan insanlarin yasamlarina sahitlik ediyoruz. Nicolas Cage’in oynadigi Joe karakteri bir kereste sirketi icin ormanlik alanlardaki agaclari zehirleyip oldurmekle gorevli bir taseron. Burada bir parantez acip “nasil yani'” sorusunu cevaplandirmak gerekli. Filmde anlatildigina gore bu sirketler henuz olmemis agaclari kesemiyorlarmis, bu sirketler de careyi el altindan adamlar tutarak agaclari zehirlemekte bulmuslar. Okudugum yorumlara gore,  ayni uygulama mesela reklam sirketleri tarafindan yol kenarina kurulan reklam panolarinin gorunmesine engel olan agaclardan kurtulmak icin de yapiliyormus. Ancak ayni yorumlarda bu uygulamanin artik Amerika’da hemen hemen hic gorulmediginden de bahsediliyor. Neyse ki bizim ulkemizde agac kesmek cok kolay ve sirketlerimiz bu tur ivir-zivirlarla ugrasmak zorunda kalmiyorlar.

Filme donecek olursak, zaten kendisi sorunlu bir kisilik olan Joe’nun, alkolik babasinin hayatini zehir ettigi 15 yasindaki Gary’nin gunun birinde cikagelip kendisinden is istemesiyle olaylar gelisiyor.

Filmde Gary’nin babasini canlandiran kisi o kadar dogaldi ki bir ara esime “Ben bu adami bu rol disinda, alkolik olmayan normal birisi olarak hayal edemiyorum” dedigimi hatirliyorum. Sonra ogrendik ki, filmlerinde yerel halktan kisilere rol vermeyi seven yonetmen David Gordon Green bu filmde de Gary’nin babasi Wade -ya da G-Daawg- rolu icin sokaklarda yasayan bir alkolik olan Gary Poulter’a rol vermis. Ne yazik ki Gary Poulter film cekimleri bittikten birkac ay sonra Austin’de sokaklarda hayatini kaybetmis.

Aklima gelen bazi diger filmler de soyle:

Bornova BornovaWinter’s Bone, 50/50Away We GoGarden StateJunoDisconnectThe Woodsman

Mutlaka unuttugum filmler vardir, ancak yaziyi burada bitiriyorum cunku esim mutfaktan kahvalti icin yumurtalari kirmaya cagiriyor. Ovunmek gibi olmasim omletim guzeldir!

Abraços!

São João 2013

Dun, 23 Haziran gecesi, Porto’daki (muhtemelen) son São João gecemizi yasadik. Portekiz’de her sehrin bir azizi var ve Porto’nunki de Aziz John. Her sehir her sene belli bir zamani bu sekilde etkinliklerle geciriyor, Porto’da da Mayis sonu baslayip Haziran sonuna kadar devam eden bir Aziz John ayi var. Bu ay boyunca genis bir yelpazede etkinlikler gerceklesiyor – konser, sergi, atolye calismalari vs.

Bu kutlamalarin doruk noktasi da 23 Haziran gecesi gerceklesen Aziz John gecesi. Bu gecede sardalya yemek ve insanlarin kafasina plastik cekiclerle vurmak adet. Ayrica koca sarimsaklari sinsice arkanizdan yaklasip burnunuzun dibine sokan sakaci insanlar da mevcut. Bahsettigim plastik cekicler sunlar

Bazilari cok sert vuruyor kafamiz aciyor.
Bazilari cok sert vuruyor kafamiz aciyor.

Biz de her sene yaptigimiz gibi cekicimizi alip nehir kenarindan kalabaligin en yogun oldugu Ribeira tarafina yuruduk. Yolda yururken nehir kenarinda her mahallede kurulmus panayir alanlari var.

Bizim lokmacilarin burdaki hali.
Bizim lokmacilarin burdaki hali.

Burada insanlar kurulan masalarda mangal keyfi yapiyor. Asagidaki kareler Massarelos’tan, bizim mahalleden.

Massarelos2

Buradaki sardalyalar daha buyuk.
Buradaki sardalyalar daha buyuk.
Bir de temizlemeden pisiriyorlar genelde.
Bir de temizlemeden pisiriyorlar genelde.
S. João Romantikleri.
S. João Romantikleri.

Iste bunlar da yol ustunde karsilastigimiz mekanlardan bazilari.

_DSC0021
Iste bu efsaneydi.

Her birinde durup bir seyler yemek isterdi gonul ama daha katedilecek cok yol var Ribeira’ya kadar. Burada bir de utanmadan saat 19:00’dan sonra icki satisi yapiyorlar, devletin buna bir sey yapmasi lazim.

_DSC0019
Iste bunlar hep bira.

Baska bir mangal ve derya kuzulari._DSC0028Gecenin ilerleyen saatlerinde kalabaligin oluk oluk aktigi Ribeira’da da butun mekanlar erkenden dolmustu. Havai fiseklerin atildigi gece yarisina dogru da zaten burada kimse kipirdayamiyordu kalabaliktan dolayi.

Ribeira

Bazi marjinal gruplar polise orantisiz guc uyguladi. Neyse ki polis tahriklere kapilmadi ve grup olaysiz dagildi.

Polise orantisiz guc.
Polise orantisiz guc.

Gece boyunca bir cok dilek feneri birakildi havaya. Biz de mi deneseydik diye dusunduk bir an ama o strese gelemezdik sanirim. _DSC0142Hic denemedim ama sanirim biraz ustalik ve sabir isteyen bir is. Disardan izlemesi daha keyifliydi, cok guzel goruntuler vardi:_DSC0110Bazen tum cabalara ragmen istenmeyen goruntuler ortaya cikti:

Dilekler yaniyor..
Dilekler yaniyor..

Gecenin en tatlisi da gelene gecene hunharca cekici yapistiran su sevimli kizdi:_DSC0147Iste bir São João da boyle gecti, umarim son olmaz ve gelecekte tekrar yasariz. Bizde neden boyle bir festival yok ya da bizde olsa nasil olurdu muhabbetlerine girmek istemiyorum hic (ama sanirim girdim bile). Resimlerin geri kalanini da Flickr hesabima atacagim vakit bulunca. Bir de simdi farkettim sanki kullandigim wordpress sablonu resim paylasimi icin pek uygun degil gibi. Degistirmeli mi acaba..

Son olarak, icki markalari reklam yapabilir mi? Bizde yasaklandi, Avrupa’da da boyle cunku. Asagidaki resim de Uganda’da cekildi zaten. Bir sey illa yasaklanmak isteniyorsa daha guclu argumanlar ortaya sunulmali istiyorum. Avrupa’da da boyle der ve isin icinden cikarsaniz birisi de gelir boyle bir resim ceker iste. Neyse, su guzel ortami boyle muhabbetlerle bozmayalim.

Super Bock afisi.
Super Bock afisi.

Son olarak Enis’e 35mm lensini odunc verdigi icin sonsuz tesekkurler.

Akademik meseleler

Yıllardır tartışılagelen bir konu akademide atama/yükseltmede nelerin ölçüt alınacağı. Türkiye’de her üniversitenin kendine özgü ölçütleri var ve her üniversitenin en belirgin ölçütü yapılan yayınlar. Her devlet üniversitesinin atama kriterleri YÖK‘ün şuradaki sayfasında var. Mesela fen bilimleri alanında yardımcı doçent olarak Dokuz Eylül Üniversitesi’ne atanmak için SCI-E ve SSCI alanlarında en az bir makaleniz olması gerekiyor. Bazı üniversiteler ise akademik etkinliklere (makale, kitap, sunum vs) puan verip, herhangi bir kadroya atanmak için toplanması gereken en az puanı belirtiyor koşul olarak.

Bu kriterlerin konmasındaki amaç akademik performansı bir şekilde ölçülebilir hale getirip atamaları şeffaf ve standart hale getirmek sanırım. Ayrıca tabi insanları SCI kapsamındaki dergilerde yayın yapmaya itmek de amaçlanıyor. Ancak her ne kadar bu işleri sayısal hale getirip seçim sürecini mekanikleştirsek de sistemi bir şekilde kandırmak mümkün oluyor ne yazık ki. Burada bir parantez acip SCI, SCI-E ve SSCI ne demek onlari aciklayayim kisaca. SCI, SSCI, ve SCI-E (Social) Science Citation Index(-Expanded) kelimelerinin bas harfleri. Bunlar aslinda birer dizin ve sosyal bilimler ve fen bilimleri alanlarinda 150 disiplinde 6500 dolayinda dergiyi iceriyor. Buradaki abiler titiz bir hakem ve secim politikasina sahip bilimsel dergileri listeliyorlarmis. Bu indeksler Thomson Reuters isimli sirkete ait. Akademide, bu listelerde yer alan dergilerin guvenilir ve ciddi dergiler oldugu gorusu hakim.

Kişilerin akademide yükselmesinin en önemli koşullarından birisi yayın yapmak olunca, sadece niceliğe odaklı bir sistemde insanlar yaptıkları yayınların niteliğinden çok niceliğine önem vermeye başlıyorlar. Ortada SCI kapsamındaki dergilerde yayınlanan makalelere olan bir talep olunca, bu talebi karşılayan ticari oluşumlar da meydana çıkıyor haliyle. Bu ticari oluşumlar hemen hemen hiç ya da sembolik bir hakemlik ve denetleme süreciyle çalışan ve yollanan makalelerin bir ücret karşılığı basıldığı bilimsel dergiler olarak türemekte. Öyle ki, basit ve amatörce düzenlenmiş bir web sitesi dışında varlığına dair herhangi bir iz olmayan bir çok dergi var.

Konu hakkinda ben daha az yazip, sozu olayi guzel sekilde ozetleyen baska yazilara birakacagim. Sizleri yonlendirecegim ve gercekten okumanizi tavsiye ettigim yazilar 2010 senesine kadar uzaniyor, yani eski mevzular bunlar, ancak guncelligini hala korumakta diye dusunuyorum.

Murat Eren’in “Bilimsel Ahlaksizligin Gri Mecralari” yazisi

Bahsettigim gibi, atama ve yukseltme kosullarinin insanlari kaliteli yayin yapmaya tesvik etmesi beklenmekte. Ne yazik ki bu durum yapilan yayinlarin kalitesini arttirmak yerine var olan yayinlari kaliteliymis gibi gostermeye de yol aciyor. Yukaridaki paragraflarda belirttigim gibi, normal isleyen ve duzgun bir hakem surecine sahip bir dergide yayinlanmasi belki de mumkun olmayacak yayinlar kendilerine yer bulabiliyorlar. Murat Eren’in ornek olarak burada paylastigim ve bu konular uzerine kafa yoran tum arkadaslarimin okumasini istedigim yazisi da bu yayin araclari uzerine.

Murat Eren’in yazisini, yine kendi sozlerini alintilayarak soyle ozetlemek mumkun:

Bu yazı ile, kemikleşmiş denebilecek seviyedeki hırsızlık vakalarına ara verip, bilimde ahlaksızlığın “bilimde hırsızlık” kadar medyatik olmasa da, uzun vadede en az onun kadar tehlikeli olabilecek bir başka boyutuna değinmeyi, dikkatleri biraz da o tarafa çekmeyi deniyorum. Sizlere Türkiye’den de birçok akademisyenin faydalandığı, tam olarak hırsızlık ya da uydurma olmayan yayınlarla gerçekleştirilen bir akademik ahlâksızlık metodunu tanıtmaya gayret edeceğim. En basit hali ile bu metot, vasıfsız akademisyenlerin çeşitli şebekeler yardımı ile başka hiçbir yerde yayınlayamayacakları makalelerini ‘yayınlanmış’ gibi göstererek akademik puan toplamalarına olanak veriyor. Bir diğer deyişle bilim yerinde sayarken, kimi akademisyenler bu yolla mesleklerinde yükseliyorlar.

Ilgili yaziya buradan ulasabilirsiniz. Yine Murat Eren’in, asirma ile ilgili olarak yazdigi “Turkiye Akademisinin Arka Sokaklarindan Tez Manzaralari´´ yazisi da icindeki baglantilarla da dahil olmak uzere okunmaya deger bence.

Son olarak konuyla ilgili olarak Kaan Ozturk’un bu ve bu yazisi da okunmali bence.

Murat Eren’in “Imece Usulu Bilim Cinayeti Konferanslari” yazisi

Herhangi bir universitede kadro alabilmek ve/veya yukselmede kullanilabilecek puanlarin bir kaynagi da konferanslarda yapilan konusmalar. Suistimal burada da kendini duzmece konferanslar seklinde gosteriyor. Yani bir grup insan bir araya geliyor, kagit uzerinde (hatta bazen gercekte de) var olan bir konferans duzenliyor ve siz de oraya katilmis ve konusma yapmis gorunuyorsunuz. Bir nevi hayali ihracat yani.

Murat Eren bu konuda Turkiye’den carpici bir ornek sunuyor yazisinda. Bence okumaya deger. Belki Murat Eren’in yazisinda belirttigi noktalardan daha vahim olani, yazinin muhataplarinin bu iddialara dogru durust cevap vermek yerine isi sacma sapan yerlere cekmeleri (bahsettigim yazinin altindaki yorumlara bakarsaniz ne dedigimi anlayacaksiniz). Bu yaziya da buradan ulasabilirsiniz.

5 Yilda 270 Makale?

Yayin fetisine bir baska ornek de, zamaninda Ege Universitesi Matematik bolumunde goreve yapmakta olan Ahmet Yildirim’in 5 yilda yayinladigi 270 makale ornegi. Akli basinda her matematikci boyle pornografik bir sayiya ( Gokmen Ozdenak’a selam) 5 yilda ulasmanin mumkun olmadigini, isin icinde bir seyler oldugunu sezer. Ben de ilk duydugumda bu sekilde dusunmustum. Kendimden bildiklerim ve cevremden duyduklarima gore, bir makalenin kabul edilmesi ve/veya yayinlanmasi aylar suruyorken, boyle bir sayiya 5 yilda ulasmak zaten huylandiriyor insani. Konu hakkinda eksi’de donen tartisma surada. Ahmet Yildirim su an Ege Universitesi Matematik Bolumu kadrosunda gorunmuyor, akibetini bilmiyorum. Kaan Ozturk’un konu hakkindaki yazisi da surada.

Diger Ornekler

Boyle olaylar sadece Turkiye’de olmuyor, yurtdisinda da ornekleri var. El Naschie olayi mesela var. Bu konuda detayli bilgi ve ilgili baglantilari Kaan Ozturk guzel veriyor.  Bir de duzmece yayin ve bilim konferanslarina ornek olarak ABD’den, (bilgisayar tarafindan uretilmis) uydurma bir makaleyi yayina kabul ettirip ustune bir de konferansa kabul ettirme hikayesi var. Ingilizce baglanti burada. Diger baglantilara tiklayarak hikayenin tamamini okumanizi tavsiye ederim. Ingilizce bilmeyen ve verdigim baglantilari okumaya usenenler icin kisaca ozetleyeyim. Insanlar Mathgen adinda bir bilgisayar programi yaziyorlar, oyle ki siz sadece yazar adlarini giriyorsunuz ve size verdiginiz yazar adlari tarafindan yazilmis gorunen, rastgele uretilmis, okudugunuzda hicbir anlam ifade etmeyen bir matematik makalesi olusturuyor. Mathgen‘i Nate Eldredge aslinda daha once ayni isi bilgisayar bilimleri icin gormek uzere gelistirimis scigen adli programinin kodlarini kullanarak yazmis. 2012 yilinda Mathgen ile uretilmis  “Independent, Negative, Canonically Turing Arrows of Equations and Problems in Applied Formal PDE” baslikli makale Advances in Pure Mathematics dergisinde yayinlanmaya kabul edilmis. Bunun da Ingilizce hikayesi surada. Benzer sekilde, SCIGEN ile uretilen bir bilgisayar bilimleri makalesi ile ABD’de konferansa katilma hikayesini de su baglantida bulabilirsiniz.

Cozum Onerileri ve Yorumlar

Iyi guzel de bu durum nasil cozulecek? Acikcasi ben de bilmiyorum, kafamda bir kac cozum onerisi var ancak bunlarin en dogru cozumler oldugunu soylemem mumkun degil. Hatta bunlarin cozum olup olmayacagi bile mechul. Dogal olarak ve kisa yoldan ahlakli nesiller yetistirmek gerekli diyerek durumu kurtarmak mumkun. Ancak somut oneriler konusunda da yapilacak bir kac sey var bence.

Oncelikle, bence tum atama ve yukseltme kriterleri kaldirilmali ve bolum baskanlarina (ya da daha dogrusu bolumlere) kimi istiyorlarsa ise alma ozgurlugu verilmeli. TUBITAK veya YOK gibi kurumlarin olusturacagi (ve dogal olarak seffaf oldugunu varsaydigim) kurullar bolum performanslarini degerlendirip her bolumu ayri ayri siniflandirabilir. Bu siniflandirmalar daha sonraki yillarda bolumlerin alacagi her turlu mali destek (proje, kadro, burs vs.) hakkinda karar verilirken goz onunde bulundurabilir. Boylece bir nevi kontrol mekanizmasi olusturulup bolum baskanlarina, dekanlara ve rektorlere birimlerinin alacagi not pahasina ozgurce calisma imkani verilir.

SCI ve benzeri siniflandirmalar da sonucta birer ticari olusum. Koca bir ulkenin akademik performansinin degerlendirmesini sonucta ticari kaygilari da olan bir olusumun ellerine birakmak ne kadar saglikli siz karar verin. Sonucta yukarida da ornekleri goruldugu gibi ozellikle SCI-E kapsaminda cok genis bir yelpazede bambaska dergiler olabiliyor. Dolayisiyla bir akademisyenin ozgecmisini degerlendirme konusunda, sadece SCI veya herhangi bir siniflandirma sisteminde yaptigi yayin sayisina bakmak cok sagliksiz bir yontem. Yayinlarin yer aldigi derginin hakemlik surecindeki ciddiyeti ve daha da onemlisi yayinlarin icerigini gormezden gelip sadece sayiya odaklanmak yanlis bir tutum. Bunun yerine ise alma kurullari her adayi tek tek ele alip, adayin dahil oldugu anabilim dali uyeleri pekala her adayin akademik kalitesini degerlendirebilir ve kendilerine en uygun adayi secebilir.

Ayrica yine akademik performansi olcmeye yarayan H-indeksi ve benzeri sayisal yontemlerin de manipulasyona acik oldugunu dusunuyorum. Ozellikle H-indeksinin ulkelerarasi karsilikli atif sebekeleriyle nasil sisirilebildigine dair ornekler de mevcut.

Daha sonra duzenlemeye acik olarak bu yaziyi burada bitiriyorum. Lutfen goruslerinizi ve varsa hatalarimi bildirin. Guc sizinle olsun.

Portekiz’de Queima Gelenegi

Bu etkinlikte kafamiza bastonlarla vuruyoruz

Selam. Portekiz’de gecen yaklasik 5 yilin sonunda buralara ait bir seylerden bahsetmemek olmaz. Bu baglamda sizlere Portekiz’deki en buyuk ogrenci festivali olan “Queima das Fitas“tan bahsedecegim.

Kelime anlami olarak “kurdeleleri yakmak” olarak cevrilebilecek bu festival her yilin mayis ayinin basinda gerceklesiyor. Daha cok bilgi sahibi oldugum Porto ozelinden bahsedersek, mayisin ilk Cumartesi baslayip bir hafta sonraki pazar gunu sonlaniyor. Bu festival senenin son sinav doneminden once oluyor. Bu hafta boyunca akademik etkinlikler disinda geceleri unlu gruplarin konserleri, ve ogrencilerin fado ve tuna konserleri gibi muzik olaylari da oluyor. Haftanin zirve olayi ise ogrencilerin sehrin merkezinde olusturduklari kortej.

queima4

Queima’yi sehirlerdeki ogrenci federasyonlari organize ediyor. Finansmanlarini da sponsorlara ek olarak kendileri sattiklari ickilerden falan karsiliyorlar. Mesela konser alanlarinda kurulan cadirlarda icki/yiyecek/vs satan ogrenciler kazandiklari paralarla bir sonraki senenin festivalini organize ediyorlar. Anlayacaginiz icki su gibi akiyor, ne guzel.

queima6
Doldur be meyhaneci

Festival boyunca degisik siniflardaki ogrenciler degisik kostumler giyiyorlar. Son sinif ogrencileri klasik Harry Potter kostumlerine ek olarak fakultelerinin renklerinde silindir sapka ve baston kullaniyorlar. Comezler yine sefil halde, uzerlerinde garip kostumlerle bagira cagira sarki soylettirilip falan dolaniyorlar ortalikta (bu comezlere yapilan eziyetlerden daha sonra bahsetmek lazim). Diger sinif ogrencileri de klasik kostumleriyle takiliyorlar. Nereden duydugumu hatirlamamakla birlikte (muhtemelen danismanim anlatmistir), son sinif ogrencilerinin taktigi sapkalar “bilgeligi” temsil etmekte ve mezuniyetle birlikte son siniflara “siz artik oldunuz” mesaji verilmekte. Bastonlarla kafaya sembolik olarak vurulmasi ise sapkanin (=bilgeligin) kafaya oturup ogrencilerin de artik serseriligi falan birakip adam olmalarini saglamlastirma hamlesi olarak goruluyor.

queima3Aslinda bizdeki bahar senligi benzeri bir olusum ancak -ozellikle Coimbra‘da- tum sehri etkisi altina almasi acisindan bir nebze daha buyuk bir olay. Oyle ki, bu hafta boyunca Coimbra cis ve alkol kokusundan gecilmiyor diyorlar. Ayrica bu hafta boyunca gelenegin bir parcasi olarak kiyafetleri falan kesilmis veya yirtilmis halde dolasan son sinif ogrencileri gorebilirsiniz.

Yeni yerimiz hakkinda

Selam,

Gectigimiz aylarda bir gun ben neden blog yazmiyorum ki diye dusundum ve tekrar blog yazma isine bir sans daha vermeye karar verdim. Bu karari verince de yeni bir adres, taze kan arayisi icinde wordpress’e gecmeye karar verdim. Tabi bunun saglam nedenleri de var. En onemlisi ilerde blogta matematige de yer vermek istiyor olmam ve wordpress’in sanki matematik ve latex’e daha uygun olmasi. Bir baska neden de wordpress daha fazla secenek sunuyor sanki. Neyse, hayirlisi bakalim.

Dikkatli okuyucularin gozunden kacmamistir, artik blogumuzun bir de adi var: Rings and Things. Bu ismin de soyle bir hikayesi var. Yeniden blog yazmaya karar verdikten sonra bu blogun bir de ismi olmali diye dusunmeye basladim ve sonraki birkac hafta da blogun ismini bulmakla gecti. Daha sonra yine ofiste bos bos bakinirken gozumun ucuna Carl Faith’in “Rings and Things and a Fine Array of Twentieth Century Associative Algebra” kitabi ilismesin mi! Tamamdi iste, blogun adini da bulmustum.

Carl Faith halkalar ve moduller teorisinin babalarindan ABD’li bir matematikci. Kendisi hakkinda bilgilere suradan ulasabilirsiniz. Kendisinin, adindan da anlasilabilecegi gibi, birlesmeli cebirin (?) 20. yuzyildaki ahval ve seraitinden bahsettigi ve ayrica kariyeri boyunca tanistigi matematikciler ile ilgili kisa bilgiler/hatiralar aktardigi bir kitap Rings and Things.

Uzun lafin kisasi, bu ismin, ilgi alanlari genelde halkalar ve moduller teorisi olan bir matematikci icin guzel bir blog adi oldugunu dusunuyorum, hayirli ugurlu olsun. Blog hakkindaki fikirlerimin de zaman icinde hem profesyonel (rings) icerige hem de diger icerige (things) yer vermek oldugu dusunulurse de guzel bir baslik oldu bence.

Neyse, uzatmayalim. Yeni yazilarda gorusmek uzere.

Até logo!